Gebelik Fizyolojisi – Word

Dosyayı isterseniz görüntüleyebilir isterseniz indirebilirsiniz.


GoogleDocs üzerinden indirmek için : İndir–Açılan sayfadan indirebilirsiniz–

Önizleme ;

 

GEBELİK
Ovulasyondan sonra oosit fimbriyalar tarafından tutulur ve tuba uterinaya nakledilir. Oradan eğer döllenme olmaz ise siliyer hareketle ve tuba uterina düz kaslarının ritmik kontraksiyonları ile 4 günde uterusa ulaşır. Ovulasyon sonrası oosit en fazla 1-3 gün yaşayabilir; ancak ilk 24 saat döllenme kabiliyeti maksimal düzeydedir. Bu bakımdan tuba uterinada ilerleyen oositin fertilizasyonu genellikle ampullada gerçekleşir.
Ejekulasyondan 30-60 dk. kadar sonra fallop tüplerine ulaşabilen spermlerin sayısı bin civarındadır, bunların da hepsi oosite ulaşamayabilir. Zira spermin mortalite oranı çok yüksektir. Yolculuğu sırasında asidik vajinada çoğu ölmektedir veya uterustaki lökositler tarafından fagosite edilmektedirler. Yolun uzunluğu ve enerji ihtiyacının fazlalığı da spermlerin ölüm sebepleridir. Neticede ejekulattaki spermlerin ancak 50–100 adedi oosite ulaşabilir. Bu durumda, ovumu dölleyen spermin en olgun, güçlü ve kaliteli sperm olduğu düşünülmektedir. Bu seleksiyon sayesinde, gelişecek fetus sağlıklı bir canlı olacaktır.
Döllenme
Primer oosit ovulasyondan kısa süre önce birinci mayoz bölünmeye uğrar ve böylece 23 (22+X) eşlenmemiş kromozomlu sekonder oosit meydana gelir. Sekonder oosit eğer X kromozomu taşıyan bir sperm ile birleşirse dişi, Y kromozomu taşıyan bir sperm ile birleşirse erkek fetus teşekkül eder.
Döllenmenin gerçekleşebilmesi için korona radiyatanın pek çok sayıda sperm tarafından ortama verilen akrozomal enzimlerle (hyaluronidaz ve akrozinler; bunlar tripsin benzeri proteazlardır) temizlenmesi gerekmektedir.  Zona pellusida üzerinde sperm reseptörleri vardır. Sperm başındaki türe özgün proteinler reseptörlere bağlanmayı sağlar. Bağlanma sonrası akrozomal enzimler zona pellusidanın delinmesini sağlar. Tek bir sperm ovumu dölleyince, Ca+2 iyonlarının girişiyle zar potansiyelinin azalması sonucu, zona pellucida
diğer spermlere geçit vermez. Bunu zona pellucida kalınlaşması izler, böylece uzun süreli koruma sağlanır. Bütün bu olaylara “zona reaksiyonu“ denir. Böylece polisperminin önüne geçilir.
Döllenme ile bir kaç saat içinde ikinci mayoz bölünme olur. Sitoplazmasız olan kardeş hücre atılır. Gelişen blastositte mitozlar olur, (önce 4 hücreli sonra ise 8-16 hücreli….). Zigot fallop tüplerindeki salgı ve siliyer hareket ile yaklaşık 3-4 gün içinde uterusa ulaşır.
Zigotun blastosite gelişmesi siklüsün 14-21. günlerinde olur, genellikle 21. günde implantasyon gerçekleşir. C. Luteumdan salınan progesteron uterus kontraksiyonlarını azaltarak blastositin uterus ağzından atılmasını önler. İmplantasyon ile blastositin yüzeyinde hızla gelişen sinsityotrofoblastlar tarafından salınan proteolitik enzimlerle endometriyum sindirilir, lokal olarak o bölgede endometriyum sıvılaşır, blastosit endometriyuma gömülür ve uterus arka duvarına implantasyon gerçekleşir. Blastosit besinden zengin olan bu sıvıdan beslenmeye başlar. İmplantasyondan sonra, sinsityotrofoblastlar ve endometrium prolifere olarak plasenta ve gebelik membranlarını oluştururlar.
Plasenta  
İmplantasyondan yaklaşık 5 hafta sonra plasenta gelişir. Artık fetal kalp gelişmiştir ve kan pompalamaya başlamıştır. Plesenta fetus ile anne arasındaki ilişkiyi sağlayan bir yapıdır. Fetal kan ile maternal kan birbirine karışmaz. Bunu sinsityotrofoblastlar, bağ doku ve kapiller endotelinin oluşturduğu plasental bariyer önlemektedir. Plasental yol ile bu bariyeri geçebilen birçok besin maddesi (glikoz bazı proteinler, lipidler), hormonlar, ilaçlar, bazı antikorlar ve gazlar difüzyon yolu ile anneden fetusa geçerler,  makromoleküllerin geçişi olmaz. Fetusun glikoz kullanımı yüksektir ve glikoz kolaylaştırılmış difüzyon ile fetusa ulaşır. Na, K, Cl vb. iyonlar da difüzyon ile fetusa geçer. Üre başta olmak üzere artık maddeler plasenta ile atılır.
Plasenta villuslardan oluşur. Bu villüslerin yüzey alanı bir kaç m2 olabilmektedir. Bu yüzeyde önemli bir difüzyon olayı gerçekleşir:
O2 difüzyonu
Plasental membranlardan difüzyon ile fetusun O2 ihtiyacını sağlanır. Bu olay basit difüzyon ile olur. Maternal sinüslerde PO2 @ 50 mm Hg, fetal kanda PO2 @ 30 mm Hg (50–30  = 20 mm Hg basınç gradyenti var)
Fetal kanda PO2 @ 30 mm Hg iken acaba bu az miktardaki O2 fetus yaşamı için nasıl yeterli olmaktadır? Üç önemli sebebe bağlı olarak bu düşük miktar fetus için problem teşkil etmez :
  • Fetus Hb’ i (HbF) anne Hb’ninden %50 fazla O2 taşıyabilir.
  • Fetal kanda Hb konsantrasyonu anneden %50 yüksektir. Bu çok önemlidir.
  • Fetal kandan yüksek miktarda CO2 maternal kana difüze olunca fetal PCO2 azalır bu durumda fetal kan daha alkali hale gelir. Alkali ortamda kural olarak Hb’in oksijene affinitesi yüksektir ve daha fazla O2 bağlar (BOHR etkisi).
CO2 difüzyonu
Annede gebelikte artan östrojen ve progesteron etkisiyle solunum hızlanmıştır ve bu yüzden maternal PCO2 normalden düşük seyreder (40 mm Hg’nin biraz altında). Fetal kanda ise PCO2 @ 40–43 mm Hg civarında olduğundan bu 2-5 mm Hg’lık fark CO2 difüzyonu için yeterlidir.
Plasentanın hormonal aktivitesi
Sinsityotrofoblastlar adeta bir endokrin organ gibi çalışır, plasentadan başlıca şu hormonlar salgılanır,
  • Human Corionic Gonadotropin (hCG),
  • Östrojen (büyük kısmı östriyol, gebelikteki primer östrojendir), çoğunlukla fetusun adrenal bezinden salınan androjenlerin dönüşümü ile oluşur, fetus anne karnında öldüğünde östriol
seviyeleri anne kanında düşük bulunur, abortus için fikir vericidir.
  • Progesteron anne kortizolünden plasentada sentezlenir. Fetustan bağımsız olduğu için fetus ölümlerinde plazma düzeyleri azalmaz.
  • Human Corionic Somatomamotropin (hCS; GH ve prolaktin benzeri etkileri var, meme gelişimine ve laktojen etkili, hum. plasental laktojen de denir, hPL). Enerji için yağları mobilize eder, glikoz kullanımını azaltır. Fetusun maternal glikozu kullanmasına olanak vererek fetusun büyümesini uyarır.
  • hCT (human corionic thyrotropin)
  • Prolaktin
  • Prostaglandinler
  • İnhibin
  • Rölaksin (C. Luteumdan da salınır; miyometriyum kasılmalarını inhibe ederek düşükler önler, gebeliğin korunmasını sağlar).
Human Corionic Gonadotropin (hCG)
hCG bir glikoproteindir. Sinsisyotrofoblastlar tarafından üretilir, a ve b alt birimleri vardır. hCG LH ile benzerlik gösterir. Hem luteinizan hem de luteotrofik etkileri vardır. FSH aktivitesi zayıftır. Gebeliğin dokuzuncu haftasında pik yapar.
hCG, gebeliğin 6-8. gününde kanda RIA ile tespit edilebilir. İdrar testlerinde ancak 14. günden itibaren tespiti mümkündür. hCG’nin en önemli fonksiyonu korpus luteumun involüsyonunu önlemek ve böylece gebeliğin devamlılığını sağlamaktır. C. Luteumun gebelikte daha yüksek östrojen–progesteron salgılamasını sağlar. Gebelikte 3–4 ay boyunca hCG sayesinde C. Luteum aktif  kalır. Ayrıca C. Luteum bu dönemde salgıladığı rölaksin ile miyometriyum kasılmalarını inhibe ederek düşükler önler, gebeliğin korunmasını sağlar. Rölaksin  salınımı plasentadan da olmaktadır.
Gebeliğin 17. haftasından sonra C. Luteum geriler daha az hormon salgılar. Ancak ilk trimestirde C. Luteum sayesinde salınan hormonlar etkisinde uterus endometriyumu büyür, besin depolar ve böylece zigotun devamlılığı sağlanır. 17. haftadan sonra artık plasenta yeterli östrojen ve progesteron salgılayabilir hale gelir, böylece geri kalan sürede gebelik sürdürülür. Gebelik boyunca steroid hormonların yüksekliği gonadotropinlerin salınımında inhibisyona neden olur. Trofoblastların az miktarlarda salgıladığı inhibin de FSH salınımını baskılar. hCG ayrıca erkek fetusta testisleri uyarır ve doğuma kadar testosteron salınımına neden olur. Böylece erkeklerde kadın cinsel organları gelişimi yerine, erkek genital organları meydana gelir. Ayrıca bu sayede gebelik sonunda testislerin skrotuma inmesi sağlanır. hCG bazı tümörlerden de salınabilir ve bir “tümör markerı” olarak rol oynar (GIS tümörleri gibi).
Doğum
Son menstrüasyon tarihinden itibaren 284 gün  sonra (9 ay -10 gün) doğum eylemi başlar. Doğum yaklaştıkça serviks rölaksin etkisiyle yumuşamıştır. Düz kasları gevşeten progesteronun salınımı azalmıştır. Östrojen  salınımı artmıştır, uterusta östrojen etkisiyle  oksitosin reseptörleri de artmıştır (100 kat), östrojen/progesteron oranı yükselmiş, böylece uterusun oksitosine duyarlılığı artmıştır. Uterusun gerilmesi kontraksiyona neden olur. Kontraksiyonlar sonucu serviks dilate olur. (+) feed back etki ile oksitosin salınımı artar.
Oksitosin etkisi ile:
  • Uterus kaslarına direkt etkisi ile miyometriyumda kasılma uyarılır,
  • Desiduadan PG’lerin yapımı uyarılır, böylece kasılma daha da artar.
Doğum eyleminde gebeliğin sonuna doğru progesteron miktarının yükselmeyişi veya sabit kalması önemlidir. Dolayısıyla uterusta progesteronun düz kas kasılmasını önleyici etkisi azalma gösterir (Progesteronun düz kasları inhibe edici etkisinden dolayı gebelikte kabızlık sık olarak gözlenir).
Gebelik ayları boyunca özellikle 25. Haftadan itibaren her 3 saatte bir gelen zayıf ritmik kasılmalar (Braxton–Hicks kasılmaları) gebelik sonuna doğru giderek artar. Bunda PGE ve PGF serilerinin etkisi vardır. Kasılmalar doğum ağrılarına neden olur. Çünkü uterusta geçici hipoksi dönemleri meydana gelmektedir. Ayrıca serviksin, perinenin ve vaginal kanalın gerilmesi de ağrı sebebidir. Ağrı sempatik sinirlerle iletilir.
Ağrılar doğum yaklaştıkça çok daha sık gelmeye başlar (doğum kontraksiyonları). Önce her 30 dakikada bir gelen kasılmalar sonra 10-15 dakikalık ve en sonunda da 3 dakikalık intervallerle gelmeye başlar. Abdominal kasların da iştirakıyla fetus üzerine yaklaşık 12 kg’lık bir basınç uygulanır (kasılmalar sürekli olsaydı plesantal kan akımı durabilir ve fetus ölebilirdi,  eksojen olarak oksitosin yüksek doz kullanıldığı zaman da bu etki meydana gelir). Servikal dilatasyon 10 cm olunca artık terminal döneme gelinmiştir. Bebek genellikle baş gelişiyle doğar.
Doğum sona erince, en geç 45 dakika sonra uterus kasılmaları ile plasenta yerinden ayrılır ve yaklaşık 350 ml kadar kanama olur. Bu kan annede gebelikte fazladan oluşan kan miktarı kadardır. Doğumdan 1 ay sonra uterus küçülür. Artık normal boyutlarına döner. Plasentanın ayrıldığı yerden kaynaklanan lökositten zengin “löşi” adı verilen ve giderek beyazlayan bir akıntı 10 gün sürebilir, sonra epitel doku ile uterus endometriyumu tekrar kaplanır.

 

Bir Cevap Yazın