Uyku Fizyolojisi – Word

Dosyayı isterseniz görüntüleyebilir isterseniz indirebilirsiniz.


GoogleDocs üzerinden indirmek için : İndir–Açılan sayfadan indirebilirsiniz–

Önizleme ;

 

 

EEG – UYKU 
Elektroensefalografi  (EEG) 
Herhangi bir uyarı verilmeden beynin korteksindeki elektriksel aktivitenin kafanın dış yüzeyinden kaydedilmesine EEG denir. EEG’de kafa derisine elektrotlar yerleştirilerek, milyonlarca kortikal nöronun (piramidal hücreler) eş zamanlı potansiyelleri toplam aktivite göstergesi olarak kaydedilmektedir. EEG ile kaydedilen beyin dalgaları kortikal nöronların sıra ile değişen ardışık eksitatör postsnaptik potansiyelleri (EPSP) ile inhibitör postsnaptik potansiyellerinden (IPSP) meydana gelir.
Aksiyon potansiyelleri ile ilişkili nöronlara ait elektriksel potansiyeleri EEG elektrotlarıyla kaydedilemeyecek kadar küçük, hızlı ve asenkronizedir. Dolayısıyla da kaydedilebilmeleri mümkün değildir.
KLİNİK
Farklı frekanslardaki EEG dalgalarındaki değişmeler klinikte önemlidir. Beyin hastalıklarının çoğunda görülen (özellikle epilepsi) atipik beyin dalgaları hastalığın teşhisinde yardımcı olur. EEG beyin ölümünün (=bitkisel hayat; kalp çalışır, ancak şuur kapalıdır, solunum ventilatörle yürütülür) kesin teşhisini verir. Hipotermi, metabolik bozukluklar (hipoglisemi, asidoz-alkaloz, hipo-hiperkalsemi vb.) haricindeki doğrudan beyinle ilgili patolojilerde (kafa travması, iskemik anoksi, serebral enfarktüs vb.) EEG’de hiç beyin dalgası oluşmuyor ise ve bu durum saatlerce sebat ediyorsa “beyin ölümü vardır” denilir. Organ transplantasyonları için karar vermede bu teşhis çok önemlidir.
Normal EEG Dalgaları
 
EEG’de korteksin etkinlik düzeyine (uyku, stupor, koma, anestezi, stress, yoğun dikkat, problem çözme vb. durumlar) bağlı olarak değişik frekanslarda ve şiddetlerde (amplitüd, voltaj) 4 çeşit beyin dalgası kaydelir :
Alfa( a ), Beta ( b ),Teta ( q ) ve Delta ( D ) dalgaları;
 
a Ritmi : Gözlerin kapalı, uyanık ve sakin bir konumda kaydedilen frekansı 8-12/sn ve şiddeti 50 mV (=amplütüd, voltaj) civarında senkronize bir dalgadır. En belirgin olarak pariyeto-oksipital bölgeden kaydedilir. Göz açılınca ritm değişir (a bloğu) ve b ritmine geçiş olur.
b Ritmi : Göz açık iken kaydedilir. Frekansı 12-30/sn (maks. 80/sn), şiddeti 25mV olan bir dalgadır. Düşünme veya problem çözme gibi zihinsel aktivitenin arttığı durumlarda b frekansı aniden artar. REM uykusunda bu dalga modeline benzeyen tipik dalgalar ortaya çıkmaktadır. Asenkronize bir dalgadır.  En iyi pariyeto-frontal bölgeden kaydedilir.
 
 
 
 
q Ritmi : Şiddeti 50mV’dan daha yüksektir (50-100 mV arasında olabilir). Frekansı 4-7/sn’dir. Erişkinde stres, üzüntü, depresyon gibi emosyonel durumlarda ve psikomotor hastalıklarda elde edilen dalgalardır. Orta derilikteki anestezi döneminde (anestezinin başlangıcı) görülebilir. Bazı dejeneratif beyin hastalıklarında da görülebilir. Orta derinlikteki uykuda normal olarak ortaya çıkabilir. Çocuklarda normal olarak görülür ve pariyeto-temporal bölgeden kaydı mümkündür.
 
D Ritmi : Frekansı 4/sn’den daha yavaş olan (1-3/sn) şiddeti 100 mV’dan yüksek olan dalgalardır. Normalde derin uykuda (Yavaş dalga uykusu) göze çarpar. Ayrıca organik beyin hastalıklarında, senkop-stupor-komada, derin anestezide de bu ritm kaydedilebilir.
 
UYKU   FİZYOLOJİSİ
Uyku serebral aktivitenin minumum düzeylerde olduğu canlının iradesiyle çevreden ilgisini kestiği, tersine çevrilebilir bir tepkisizlik halidir ve her hangi bir uyaranla sona erebilen geçici bir şuur kapalılığıdır. Uyku organizmadaki en önemli diurnal biyolojik ritmlerdendir. Yaşamımızın önemli kısmını kaplayan uykunun fonksiyonuna ilişkin pekçok varsayım ileri sürülmüştür. Uykunun, kompleks bir bilgisayara benzeyen beyinimizin tekrar programlanmasına yardımcı olduğu, ya da ruh sağlığımızı korumak için bir tür duygusal deşarj sağladığı gibi varsayımlar vardır. Bu sebeple bütün memelilerin ve kuşların uyuduklarını ve uykularının da insanlarınkinden pek de farklı olmadığı bilinmektedir. Sadece memeliler ve kuşlar değil; balıklar, sürüngenler, ve böcekler de memeli uykusuna çok benzeyen inaktivite periyotlarına girerler. İyi uyuyanlarda bile uyku sıklıkla vücut hareketleriyle ve sonradan hatırlanmayan kısa uyanıklıklarla kesintiye uğrar. Vücut hareketleri yaklaşık her 15-20 dakikada bir tekrarlanır. Uyku süreleri ve ihtiyaçları yaşa göre değişir (Bebeklerde 16, çocuklarda 10 erişkinde 7-8, yaşlıda 5-6 saat civarındadır). Uykunun temel olarak iki farklı evresi vardır:
1)  Yavaş dalga uykusu  (non REM uykusu, SWS = Slow Wave Sleep)
2) REM uykusu (Rapid Eye Movements = hızlı göz hareketleri)
 
(Hayvanların çoğunda da neokorteks olmadığı için EEG ile uyku dönemleri ayırdedilemez).
 
Yavaş Dalga Uykusu (SWS)
 
Gece uykusunun büyük kısmını oluşturan uyku tipidir. Bu uyku tipinde parasempatik sinir sistem dominanttır. Derinliği giderek azalır ve sonra REM periyoduna geçiş olur. Kişi yorgun ise SWS  uzun sürer, REM’e geçiş gecikir. Süresi 45-90 dk arasındadır. SWS’nin özellikleri şunlardır:
 
  • Sempatik tonüs azalır, kalp frekansı ve kan basıncı azalır, (damar düz kaslarında tonüs azalmıştır)
  • Solunumun frekansı %10-30 azalır,
  • BMH % 10-30 azalma gösterir,
  • GİS motilitesi artar,
  • GH ve gonadotropinlerin salınımı artar,
  • Muramil peptidin ve bazı sitokinlerin (özellikle IL-1, IL-6 ve c-INF) salınımı artar,
  • EEG’de delta ritmi hakimdir,
  • Rüyalar görülür, ancak genellikle hatırlanamaz. (Bu yüzden SWS’na rüyasız uyku da denir)
  • Sekiz saatlik bir uykuda SWS 4-6 defa tekrarlanır,
Özetle; bütün vital fonksiyonlar SWS’de yavaşlamıştır. Organizma dinlenim periyoduna girmiştir (Araştırmalar SWS’da serebral glikojen depolarının yenilendiğini ve immün sistemin güçlendiğini göstermiştir).
 
REM Uykusu  (paradoksal uyku)
Yavaş dalga uykusu giderek hafiflerken uykunun başlagıcından 45-90 dk. sonra hızlı göz hareketleri ile karakterize heyecan verici rüyaların görüldüğü bir periyoda girilir. Bu periyod REM uykusudur. REM periyodunun süresi ortalama 15 dakikadır, fakat 1 saate kadar uzayabilir.
REM döneminde, organizma uykuda olduğu halde uyanıkken olduğu gibi yüksek bir beyin aktivitesine sahiptir ve buna bağlı olarak EEG’de desenkronize beta dalgalarına benzeyen dalgalar hakimdir. Bu yüzden REM’e paradoksal uyku denilmektedir.
REM nasıl oluşur ?
  • Kolinerjik maddelerin REM uykusunun ortaya çıkmasına neden olduğundan bu uyku modelinde asetil kolin salgılayan nöronların (RAS’de dev hücreli nükleus) rolünün olduğu düşünülmektedir. Bu nöronların yaygın lifleri belirli beyin alanlarında aktivite artışını uyarmaktadır. Bunu Fizostigmin gibi kolinerjik ajanların REM dönemini başlatması atropinin ise REM’i baskılaması desteklemektedir.
  • Noradrenerjik nöronların da (Lokus Seruleus) REM oluşumunda etkisi vardır (paradoks).
Bu teorileri destekleyen önemli deliller vardır: Ach ve noradrenalin sentezini önleyen maddelerin SWS’na etki etmeden REM oluşumunu baskılamalarıdır. Bilateral olarak Lokus Seruleus çıkarılınca da aynı etki ortaya çıkar. Lokus seruleus lezyonlarında da REM ortadan kalkar
REM dalgaları en iyi lateral genikulat nükleus, pons ve oksipital bölgelerden kaydedilebilir. Bebeklerde uyku süresinin %50’den fazlası REM döneminden oluşurken yaşlanmayla bu süre kısalır.
REM dönemi yaklaşık 5-30 dk arasında değişir, süresi kişi yorgun ve dinlenmeye fazla ihtiyaç duyduğunda kısa, dinlenmiş ise uzun olmaktadır (SWS’in tersi). REM periyotları sıklıkla 45-90 dk’lık aralıklar ile halinde 4-5 kez tekrar eder. Tüm uyku süresinin %20’sini kapsayabilir. REM döneminde kişiyi uyandırmak zordur, ancak sabah uykudan kalkış bu dönemde olur.
REM uykusunun özellikleri şunlardır:
  • Hızlı göz hareketleri vardır,
  • Heyecan verici rüyalarla birliktedir ve bu rüyalar hatırlanır,
  • Dinlendirici değildir,
  • EEG’de beta benzeri dalgalar hakimdir,
  • Uyarılma SWS’den daha güçtür, ancak sabah REM döneminde uyanılır,
  • Solunum frekansı düzensizdir, hızlanmıştır,
  • Nabız hızlıdır,
  • Beyin metabolizması %20 artmıştır,
  • Beyin sapında eksitatör alanların inhibisyonuna bağlı olarak kas tonusü azalır.
UYKUNUN FIZYOLOJIK ÖNEMI
Uyku organizma için vazgeçilmez bir biyolojik ritimdir.
  • Uzun süre uykusuz bırakılan canlıların öldüğü, böceklerde sık sirkadiyan ritm değişmelerinin yaşam sürelerini kısalttığı gözlenmiştir.
  • Uyku inhibisyonunun deney hayvanlarında immün sistemin zayıflamasına sebep olduğu gösterilmiştir. Bu hayvanlarda sitokin (TNF, IL-1, IL-2, INFa) yapımı azalır. Kolay sepsis ile ölüm gerçekleşir. Bu durumda; uyku immün sistemi güçlendiren bir faktördür denilebilir.
  • REM periyodu inhibe edildiğinde uyanıklıkta konsantrasyon azalması gözlenir. REM inhibisyonunun öğrenmeyi de bozduğu gösterilmiştir. Dolayısıyla REM uykusunun informatif inputların işlenmesinde çok önemli rolünün olduğu ve MSS gelişiminde önemi olduğu aşikardır. REM’de snapslar restore edilir (çocukluk döneminde serebral gelişim daha fazladır). Geri zekalı çocuklarda REM döneminin az olduğu görülmüştür. Bu veriler REM döneminin informatif inputların işlenmesinde çok önemli rolünün olduğunu gösterir.
  • Uykuda gonadotropinlerin ve adrenal hormonların arttığı gösterilmiştir. Uykunun cinsel fonksiyonlara olumlu etkisinden bahsedilebilir.Uykuda GH artışı barizdir. Bunun büyüme üzerine olumlu etkisi şüphesizdir.
 
  • Uykunun merkezi ve periferik olmak üzere iki önemli etkisinden bahsetmek mümkündür:
  • MSS’nin normal işlevinin korunabilmesi için uyku gereklidir. Uyku sayesinde nöronal merkezler arasındaki doğal iletişim ve denge korunur. Uykuda beyin glikojen depoları yenilenir. Uykusuzlukta zihinsel aktivitenin yavaşlaması ve psişik bozuklukların (hiperaktivite, emosyonel labilite vs.) belirginleşmesi MSS için uykunun öneminin en iyi göstergesidir. MSS’ni etkileyen ajanlar (Barbütüratlar, alkol, amfetamin vb.) uykuyu inhibe ederek konsantrasyon kaybına neden olabilirler.
  • Uykuda somatik yapılarda sempatik tonüs azalmaktadır. Kas tonüsü azalır. Parasempatik tonüs ise etkin hale gelir. Nabız ve TA azalır, solunum yavaşlar, oksijen tüketimi azalır. Metabolik fonksiyonların bazal metabolizma düzeyine indiği gözlenir. Perifer organlardaki enerji depoları yenilenir. Parasempatik aktivite GİS aktivitesinde biraz artışa neden olabilir. Sonuç olarak periferik organlarda da bir dinlenme sözkonusudur.
UYKU TEORİLERİ
Uyku-uyanıklık siklüsünün nasıl oluştuğunu iyi anlayabilmek için serebral aktivitenin kontrolünde önemli rolü olan “Retiküler Formasyon” ve “Nörohormonal Kontrol Sistemin” iyi bilinmesi gerekmektedir.
Uykunun Nörohormonal Kontrolü
Beyin sapında Retiküler Formasyondan salınan uyku-uyanıklık siklüsü ile ilgili önemli nörohormonlar vardır. (Ayrıca hipotalamustaki tuberomamillar nükleusun da histamin salgısı)
 Uyku ile ilişkili nörohormonlar:
  • Dopamin: Hem inhibitör hem de eksitatör özelliklere sahip bir maddedir. Ancak genellikle inhibitör özelliktedir. Bazal gangliyonlardan S. Nigra’daki dopaminerjik nöronlardan salınır.
  • Asetil kolin: Pons ve mezensefalonun retiküler yapısındaki eksitatör nöronlardan (Retiküler Formasyonun dev hücreli nükleusundan=RAS) salınır. Eksitatör bir nörotransmitterdir.
  • Serotonin: Medulla oblangatadaki Rafe nükleuslarından salınır. İnhibitör bir nörotransmitterdir.
  • Noradrenalin: Pons ile mezensefalon arasında yerleşimli Locus Seruleus’tan salınır. Eksitatördür.
 
  • Histamin: Beyindeki histaminerjik nöronların yerleştiği başlıca yerlerden birisi hipotalamustaki tuberomamillar nükleustur. Bu nükleus eksitatör etkisiyle uyanıklık organizasyonundaki temel yapılardandır. Uyku merkezlerindeki histamin salınımındaki azalma, uyku sırasında bilincin kaybolmasına yol açar. Antihistaminik ilaçlar uykuya yol açar.
 
 
 
Beyin Sapında Uyku-Uyanıklık Ritmi ile ilgili Nöral Alanlar : Retiküler Formasyon 
 
Mezensefalon, Pons ve Bulbustaki çeşitli nöral yapılar (nükleuslar) Retiküler Formasyon denilen fonksiyonel bir alan oluştururlar. Bilinç ve uyku ile ilgili Retiküler Aktivatör Alan (RAS) ve buna ilişkin retiküler yapılar bu sistemin önemli bir kısmını oluştururlar. Bu yapıların bir kısmı eksitasyondan (aminerjik nöronlar), diğer bir kısmı ise inhibisyondan (serotonerjik) sorumludur.
Bu bölge ayrıca antigravite (yerçekimine karşı postürü koruyan) kasların eksitatör-inhibitör antagonizmasında da rol oynamaktadır.  Ponstaki nükleuslar ekstansör kasları eksite ederken, bulbustakiler eş zamanlı olarak fleksörleri inhibe etmektedirler. Böylece postür korunmaktadır.
Retiküler Formasyonu iki fonksiyonel alt başlıkta ele almak uygun olur:
1) Retiküler Aktivatör Alan (RAS=bulboretiküler fasikülatör alan)
Uzun süredir bilincin ve uyanıklığın beyin sapı retiküler formasyondaki nöronların aktivitesine bağlı olduğunu bilinir. Bu nöron grubuna “Asendan retiküler aktivatör sistem“ denilmektedir. Bu sistem talamusa ve oradan da uyanıklıkta serebral kortikal aktivasyonu oluşturan hücrelere projekte olur. Bu nöronlar hipotalamusa ve bazal ön beyine de projekte olurlar .
RAS uyanıklık, dikkat ve bilinç oluşumunu sağlayan karmaşık polisnaptik bir yoldur. Retiküler Formasyon’un retiküler yapısında bulunan eksitatör nöron kümelerinin oluşturduğu bir alandır. Bunlar iki değişik tiptedirler:
  1. Dev hücreli nükleus: Asetil kolin salgılarlar. Beyin aktivitesini uyarıcı, eksite edici etkiler doğurur (Atropin paradoksal uykuyu inhibe eder).
  1. Küçük hücreli nükleus: Serebral korteksi eksite ederek uyanıklığı artırırlar.
 
RAS uyanıklıktan sorumlu bir alandır:
 
Periferden serebral kortekse ulaşan bütün duysal impulslar kortekste spesifik alanlarda değerlendirilirler. Değerlendirme sonrasında korteksten RAS’a uyarıcı impulslar gider. RAS uyarılır. Bunu takiben bu kez RAS’dan kortekse uyarıcı yeni impulslar doğar. Dolayısıyla bu bir (+) feed-back etkileşim ile beynin uyanıklık düzeyinin maksimal olmasını sağlar.
Deney hayvanında ponsun üst kısmından yapılan bir kesi RAS’ı devre dışı bırakacağından kalıcı bir koma ortaya çıkmaktadır. Çoğu asetilkolinerjik olan bu nöronlar talamusa projekte olurlar ve buradaki kapının açık ya da kapalı olmasını kontrol ederler. Uyku sırasında duysal dünya ile ilişki kesilir, duymayız, hissetmeyiz, tad almayız, koku duymayız ve hatta göz kapaklarımız açılsa bile görmeyiz. Uyku sırasında herkesin ayrı bir eşik değeri vardır ama yeterince kuvvetli herhangi bir uyaran hepimizi uyandırır.
Beyin duysal inputu kesmeyi nasıl başarır? Cevap talamusda yatmaktadır. Koku hariç, hiç bir duysal bilgi önce talamustan geçmeden serebral kortekse ulaşamaz. Eğer talamusun kapısı kapalıysa, o zaman korteks dünya ile ilişkisini kesip uyku moduna geçer. Anahtar asetilkolinin etkisidir. Asetilkolinin kendisi talamustaki nöronları açıp kapatamaz, ama sensitize eder: Talamik nöronları hafifçe depolarize ederek (hiperpolarize edici bir K+ kanalını kapatarak yapar), talamusu duysal inputa daha duyarlı hale getirir. Böylece uyanıklık sağlanır.
 
2) Retiküler İnhibitör Alan
 
Medulla oblagatanın medial ve ventral yerleşimli serotonerjik nöronlardan meydana gelen nükleuslara  “Rafe Nükleusları” denir. Serotonin MSS’de inhibitör özellikte bir nörotransmitterdir. Bu alandan salınan serotonin kolinerjik nöronlar üzerinde inhibitör etkisiyle uykunun başlatılmasında rol oynar.
3) Lokus Seruleus
 
Beyin sapında dorsal pons ile mezensefalon arasında yerleşimli bir nükleustur. Buradan bütün beyne yayılan lifler çıkmaktadır. Bu nöronlar noradrenalin salgılarlar. Noradrenalin korteksi çok yüksek düzeyde aktive edici etkiler oluşturur. Bu nöronların etkisiyle konsantrasyon artar ve çok yüksek uyanıklık düzeyine ulaşılır. Bu durum, özellikle “fight or flight fenomeninde” sempatik etkinin bir parçası olarak karşımıza çıkar.
Lokus seruleusun projeksiyonları da çok yaygındır ve neokortekse, hipokampusa, talamusa, serebellar kortekse, pons ve medullaya kadar uzanır. Uyku sırasında lokus seruleustaki ateşleme oranı azalır ve REM uykusu sırasında bu ateşleme oranı artar. Lokus seruleusun ilginç olarak REM uykusunun başlatılmasında da çok kritik bir rolü olduğu gözükmektedir. Lokus seruleus lezyonlarında REM ortadan kalkar. Amfetamin gibi katekolamin agonistlerinin uyanıklğı arttırdığı ve uykusuzluk verdiği bilinmektedir.
 
UYKU OLUŞUMU İLE İLGİLI HİPOTEZLER
 
Uyku oluşumu ile ilgili birbirinden farklı hipotezler ileri sürülmüştür. Ancak tek bir mekanizmadan çok, değişik mekanizmaların entegre etkisiyle  uykunun oluştuğu düşünülmektedir. Bu hipotezler  başlıca şunlardır:
1) Uykunun pasif kuramı
RAS nöronları uyanık geçen gün boyunca giderek yorularak pasifleşmeye  başlarlar. Eksitatatör nöronlor devre dışı kalınca inhibitör alan hakimiyeti ele geçirir. Uyku süresince bu olay tersine döner ve eksitatör nöronlar eski durumlarına dönerler. Bu kez inhibitör nöronlar daha zor uyarılabilir hale gelmektedir. Muhtemel mekanizma şöyledir: Sinir sisteminin yüksek ATP tüketimi sırasında biriken “Adenozin” spesifik A1 reseptörlerine bağlanır, buna bağlı olarak Retiküler sistemin uyanıklığa yol açan spesifik kolinerjik nöronlarını inhibe olur ve inhibitörler etkin hale gelerek uyku uyarılır. Kafein ve Teofilin A1 reseptörlerine bağlanır ve bloke ederek adenozinin etkisini ve uykuyu önlemesi bu teoriyi destekler.
 
2) Serotonin teorisi
 
Rafe nükleusları ve ponsun alt yarısı uyarıldığında uyku oluşur. Bu bölgeden kalkan lifler retiküler formasyon üzerinden talamus, korteks, hipotalamus ve limbik sisteme dağılır. Giderek artan serotonin salınımı ile uyku oluşur. Serotonin antagonistlerinin uykuyu suprese ettikleri görülmüştür. Örneğin serotonin ve noradrenalininin veziküllerde depolanmasını önleyen rezerpin deney hayvanlarında günlerce uykusuzluğa neden olur. Deneysel olarak Rafe nükleusları hasarlanınca sürekli uyanıklık, bitkinlik ve ölüm görülmüştür.
3) MSS’nde bazı alanların deneysel olarak uyarılması uykuyu doğurur:
 
  • Vagus’un giriş yeri olan, bulbus ve ponsun duysal bölgesi N.Traktus Solitaryus içindeki bazı alanlar uyarıldığında uyku oluşmaktadır. Ancak; bu etki Rafe nükleusları haraplandığında oluşmadığı için uyku oluşumunun Rafe nükleusları üzerinden olduğu düşünülür.
  • Diensefalonda ant. hipotalamustaki SCN, preoptik alanın uyarılması uykuyu doğurur,
  • Talamusun santral ve medial bölgesindeki bazı çekirdekler uyarılınca uyku oluşur. Bu alanların hasarlarında devamlı uyanıklık, bitkinlik oluşur,
  • Rafe nükleusları uyarılınca uyku oluşur,
  • Orbito-frontal korteks uyarılması uyku doğurur.
 
4) Uykuyu provake eden bazı kimyasal faktörler vardır
  • Melatonin: Serotoninin N-asetil transferaz, (NAT) enzimi aracılığıyla N-asetilasyonu ile pineal bezde sentezlenen melatonin hipnotoksik bir maddedir ve sedatif etkileri vardır. Gün ışığı melatonin salınımını inhibe ederken, karanlık ortam melatonin salınımı için güçlü bir uyarandır.
 
Anteriör hipotalamusun suprakiyazmatik nükleusu (SCN) retinadan aldığı karanlıkla ilgili fotik impulsları pineal beze iletir. Günün sona ermesiyle melatonin sentezi giderek artar, gece yarısı melatonin seviyesi pik yapar.
Uyku-uyanıklık siklüsünde SCN ve pineal bez bir biyolojik saat fonksiyonu yürütürler.
 
Melatoninin uykuyu uyarıcı etkisini bir oksitosin ve ADH prekürsörü olan vazotosinin BOS’daki konsantrasyonunu artırarak yaptığı iddia edilmektedir.
Bunu destekleyen güçlü veriler vardır:
  1. A) Melatoninin sirkadiyan ritmi ile parallel olarak BOS vazotosin düzeyleri yükselmektedir.
  2. B) REM döneminde vazotosin düzeyi yüksektir.
  3. C) İntranazal yolla vazotosin uygulandığında REM periyodu başlamaktadır.
  • Delta sleep-inducing peptid ve muramil peptid denilen maddeler uzun süre uyanık tutulan köpeklerin kan, BOS ve idrarında yüksek bulunmuştur. Bunlar uzun süre uyanık tutulan bir hayvanın serumuyla başka bir hayvanın 3. ventrikülüne verildiğinde uykunun hemen başladığı gözlenmiştir.
  • Hipotolamusun preoptik alanından salınan PGD2 uykuyu uyarırken PGE2 ise uykuyu inhibe eder.
  • Kolesistokinin ve ADH’nun uykuyu uyardığı görülmüştür.
  • Bazı sitokinler uyku oluşumunda rol oynarlar: TNF, IL-1, IL-2 ve INFa bunların başında gelir.
  • Adenozin uzun süre uyanıklıkta beyinde biriken bir maddedir. Adenozin antagonisti olan kafeinin uyanık tutucu etkisinin olması adenozinin uykuda rolü olduğunu destekler.
UYKU BOZUKLUKLARI
 
İnsomnia (uykusuzluk) : Bu hastalar uykusuzluğuna rağmen bir türlü rahatlatıcı bir uykuya dalamaz. Bu durum çoğu kez depresyon, anksiyete gibi bir emosyonel bozuklukla birliktedir. Bazen de hasta uyur ama gece yarısı veya sabah erken uyanır ve bir daha uyuyamaz. Zamanla uykusuzluk belirginleşebilir. Bu hastalar uyku laboratuarında değerlendiril ve nedene yönelik tedaviye (benzodiazepinler, antidepresanlar vb.) alınır.
Narkolepsi: Gündüz tekrarlayan uyku nöbetleridir. Uyanık iken aniden SWS olmadan REM’e geçiş ve kas tonusü kaybı ile karekterizedir. Uyku nöbetleri tarzında günde bir kaç kez ortaya çıkar.
Somnambulizm: Uykuda yapılan karmaşık davranışlardır. Bu hastalar uyur gezer olurlar. Engellere takılmazlar. Gözleri genellikle açıktır. İlginç  olarak bu kişiler uyandıklarında yaptıklarını hatırlamazlar.
REM davranış bozukluğu: REM sırasında kişi rüyalarını adeta yaşar. Yatakta boğuşur, saldırır. Uykuda beklenen hipotoni görülmez.
Enürezis noktürna: Özellikle uykuda ortayan çıkan miksiyon ile karakterizedir. Çocuklukta görülür. Eğer organik veya enfeksiyon gibi bir sebep yok ise, Adh analogları, antikolinerjikler ve antidepresanlar kullanılarak tedavi edilebilir. Ebeveynlerin çocuğa psikolojik baskı uygulamadan miksiyon eğitimi vermesi önemlidir.
 
Uyku apnesi: Obez bireylerde (dil büyük, farenks hipotonik, sarkmış) uyku sırasında solunumun, hava yolunun tıkanmasına veya solunum merkezindeki bir soruna bağlı olarak (merkezi) geçici olarak duraksaması ile oluşur.

Bir Cevap Yazın